| Hazreti Muhammed Mustafa'nın (sav) mümtâz ve
muallâ şahsiyetinin anlatılması, anlatılmaktan da öte O'nun beşeriyetin
kurtuluşu için bir çare, insanlığın onulmaz dertleri için bir iksîr olarak
takdim edilmesi ve hayat-ı seniyelerinin O Yüce Kâmete uygunluk içinde
tanıtılabilmesi, çoklarının olduğu gibi benim de düşünce ve his dünyamı
baskı altına alan ve her yönüyle de önü alınamaz bir arzu ve isteğe dönüşen
mühim mevzûlardan biri... O, insanlığın iftihar tablosudur. On dört
asırdan beri dünya çapındaki en büyük dâhiler, dev filozoflar ve her biri
düşünce semâmızın yıldızı nice mütefekkir ve ilim adamları, hep O'nun
arkasında el pençe divan durmuş ve O'na hitaben: "Sen, sana mensubiyetle
övündüğümüz insansın" demişlerdir.
O'nun büyüklüğüne şu yeter ki, çağımızda bu kadar tahripten sonra hâlâ
biz, minarelerden "Eşhedü enne Muhammede'r-Resûlullah" sadâsını duyuyor,
Ruh-ı Revan-ı Muhammedî'nin her yanda şehbal açtığını müşahede ediyor ve
rûhanîlerle beraber günde beş kez coşuyoruz.. yine O'nun büyüklüğü adına
diyebiliriz ki; nesilleri ifsât ve idlâl uğruna içte ve dışta bunca din
düşmanının çalışıp gayret göstermesine rağmen, bugün hâlâ çiçeği burnunda ve
daha tüyü bitmemiş pek çok delikanlı hem de "Hakîkat-ı Ahmediye"yi (sav)
hakkıyla anlayıp, kavramaları çok zor olduğu halde, pervanelerin ışığa
koştuğu gibi, Hz. Muhammed'e (sav) koşmaları, dünyada benzeri olmayan bir
hâdisedir. Zaman, bizim içimizde, sînelerimizde O'na ait hakikatlerden
hiçbirini eskitemedi.. evet O hâlâ taptazedir. Çok defa dostlarıma da
söylediğim gibi, ne zaman Medîne-i Münevvere'ye gitsem, O'nun kokusu beni o
derece sarar ki, neredeyse bir adım ötede bizzat kendisine kavuşacak ve
diriltici sesiyle "Merhaben, ehlen ve sehlen" dediğini işitecek gibi olurum.
İşte O, bizim içimizde bu kadar tazedir ve gün geçtikçe daha da
tazelenmektedir.
Evet, zaman yaşlanıyor, ihtiyarlıyor; bazı düşünceler köhneleşiyor ve
değerden düşüyor; fakat inananların sînelerinde Hz. Muhammed (sav), hergün
daha da açan bir tomurcuk gibi daima yenilenip tazeleniyor.
Zannımca, başkalarının, başka şeyleri anlattığı kadar O'nu
anlatabilseydik -ki anlatamadık- başkalarının anlatılmasına imkân verildiği
kadar O'nun anlatılmasına imkân verilseydi ve san'ata, hayata ait
müesseseler O'nu anlatmak için tam seferber olabilseydi, bugünkü nesillerin
gönlünde sadece O taht kuracak ve sînelerde sadece O bulunacaktı.. yine de
her şeye rağmen, cihanın şarkından garbına kadar gûnâ gûn herkes, elinde
testisiyle o "Menhelü'l-Azbü'l-Mevrûd" sözüyle anlatacağım temizlerden
temiz, pâklardan pâk kaynağa koşuyor ve o, güneşlere tâç giydiren Sultan'ın
otağına varmaya çalışıyor.
Evet, bugün başta Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya olmak üzere, hemen
bütün dünyada O'nun hesabına bir diriliş müşahede edilmekte ve hemen her
yerde müslümanlar mekikleriyle harıl harıl O'nun düşüncelerini işlemekte ve
İslâm hesabına incelerden ince dantelalar, kaneviçeler örmekte ve âdeta
Müslümanlık yeni bir "Devr-i Saadet" ruhu yaşamakta. İslâm dünyasında da
durum daha farklı değil... Bundan bir-iki asır evvel muhakemesiz ve safiyane
Müslümanlığa ve Müslümanlara alâka duyan insanların yerinde bugün, İslâmî
mes'elelerin ilmini yapan ve ilmin aydınlatıcı tayfları altında Hz. Muhammed
Mustafa'ya (sav) iktidâ eden, okumuş insanlar var... Şimdiye kadar sürekli
okumuş kesimi istismar edenler, üniversiteleri, fakülteleri ve diğer
okulları bir kısım izmler hesabına kullananlar ve millî müesseseleri küfür
hesabına işletmeye çalışanlar, tıpkı aysberglerin çözülmesi gibi artık birer
birer çözülüyor ve süratle O'na doğru kayıyorlar.
Yıllardan beri binlerce defa yer değiştirenler; yer değiştirip
kendilerine tutunacak bir dal arayanlar; o sistemden bu sisteme; o ekolden
öbür ekole koşuşup duranlar; bütün bu çırpınıp durmaların fiyasko ile
neticelendiğini görüyor ve şimdiye kadar hiç fiyasko görmemiş Hz. Muhammed
(sav) mektebine koşuyorlar. İşte M. Bucaille, R. Garaudy ve daha nice
isimleri duyulmamışlar...
Ancak, acaba biz, o sultanlara sultanlığı öğreten Gönüller Sultanı'nı
istenilen ölçüde bilebildik mi? Sizi ne diye karıştıracağım? Beş yaşından
beri başını secdeye koyan ve O'nun boynu tasmalı, kapısının kıtmiri olduğunu
söyleyen ben, O'nu tam anlatabildim mi? Veya bildiklerimi size tam
duyurabildim mi? Bütün anlatma durumunda olanlara da soruyor ve kendimi de
onların arasına katarak diyorum ki; yirminci asır insanlarının gönüllerini
coşturacak kadar o gönüllere fer veren Efendiler Efendisi'ni acaba kendi
kıymeti ölçüsünde anlatabildik mi?..
Hayır! Eğer beşeriyet O'nu tanısaydı, O'nun için mecnûn olur, yollara
düşerdi; ruhları O'nun yâd-ı cemîli sarınca burnunun direği sızlar ve
gözleri yaşlarla dolardı, dolardı da, O'nun pâk semtine, peygamberlik
dünyasına, tertemiz iklimine girebilmek için ürperir, O'nun aşkının ateşiyle
yanan kalbinin küllerine hayat gelsin diye rüzgarın önüne katılır ve hep
oraya doğru sürüklenirdi...
İnsan sevdiğini, bildiği ölçüde severken, bilmediğinin de hep düşmanı
olagelmiştir. Onun içindir ki, düşmanlarımızın hayat boyu kavga verdiği
hususların odaklaştığı nokta, O'nun nâm-ı celîli'nin unutturulması ve yeni
yetişen nesillerin hep İki Cihan Serveri'ne düşman olarak yetiştirilmesidir.
Ne lütufkâr tecellidir ki, hasımlarımız, O'nun ismini sînelerden söküp atmak
istemelerine rağmen, bugün, O'na varmaya engel bütün mânialar ve setler
aşınmış ve bilhassa gençlik, tıpkı, günlerce çölün kavurucu sıcağında aç ve
susuz ölümle pençeleştiği sırada, yanı başında âb-ı kevser beliriveren bir
insan sevinciyle kendini O'nun kucağına salıvermiştir. Elbette ki, o şefkat
dolu sîne, kendine bu iştiyakla koşanları bağrına basacak ve onları mahrum
bırakmayacaktır. [1]
Cuma günleri camileri lebâlep dolduran insanlara bilmem hiç dikkatle
baktınız mı? Eğer dikkatle baktı iseniz, onların büyük ekseriyetinin gençler
olduğunu görmüşsünüzdür. Dalâlet ve tuğyânın, kendi sistematiği içinde,
bütün nesilleri o korkunç vakumuyla çekmesine mukabil, acaba bu gençleri
karda kışta, soğuktan tir tir titredikleri halde, abdest aldırıp en zor
şartlarda camilere koşturan nedir? İsterseniz ben söyleyeyim: Hz. Muhammed
Aleyhisselâm'ın kudsî cazibesidir...
Akıl ve havsalamız alsa da almasa da, sîneler O Şem'aya, O Güneş'e
pervanedir.. çok yakın bir gelecekte, şimdiye kadar bir türlü O'na koşamayıp
da kış sinekleri gibi takılıp yolda kalan derbeder ve perişan akıllar, yolda
kalışlarına pişman olacak ve ellerini dizlerine vurarak: "Biz niye pervane
olup O'na koşmadık" diyeceklerdir. O zaman belki de birçoğu için her şey
bitmiş olacak...
Cihan O'na koşacak, ilim mahfilleri O'nu araştıracak, düşünce iklimine
açık sîneler O'nun arkasına düşecek; hasımların birçoğu ateşli birer dost
olup O'na sığınacak ve sığınıyorlar da... Artık bugün karşı cephenin
kıstasları içinde dahi, Hz. Muhammed Aleyhisselâm ağır basmakta ve O'nun
büyüklüğü hasım dünya tarafından da itiraf edilmektedir.. Allah Resûlü bir
hadîs-i şerîflerinde: "Ümmetimden on kişi ile tartıldım, ağır geldim. Sonra
yüz, sonra bin kişi ile tartıldım yine ağır geldim. O zaman muvazzaf iki
melek dedi ki: Bırak, eğer bütün ümmeti ile tartılsa yine ağır gelecek" .
Nitekim bu da gerçekleşmişti. Efendimiz (sav), gördüğü bir diğer rüyada
şöyle anlatıyor: "Terazinin bir kefesine ben, diğerine bütün ümmetim konuldu
ve ben ağır geldim."
Evet, Hz. Muhammed Aleyhisselâm, sahâbe, tâbiîn, tebe-i tâbiîn ve
onlardan sonra gelen, kıyamete kadar da gelecek olan en büyük insanlar,
ruhlara nüfuz eden bütün sofî ve mistikler, evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve
mukarrabîn hepsi bir kefeye konulsa, yine O Gönüller Sultanı ve gözlerimizin
ziyâsı ağır basacaktır. Çünkü varlık O'nun yüzü suyu hürmetine
yaratılmıştır.
O, kâinatın İlle-i Gâiyesidir.. ve hadîs diye meşhur olmuş bir sözde O
şöyle anlatılmıştır: "Eğer sen olmasaydın varlığı yaratmayacaktım" . Evet,
ma'nâsı anlaşılmayan bir kitabın yazılması abestir. Allah (cc) ise abesten
münezzehtir. Dolayısıyla, zaman ve mekanın Efendisi gibi gür sesli bir
dellâl ister ki, kâinatın ma'nâsını anlatsın. Yine O'nun gibi bir şârih, bir
mübelliğ bulunması lâzımdır ki şu uçsuz bucaksız semâ, içindeki
ay-güneş-yıldız ve bütün varlık emrine verilmiş olan insan, nereden gelir,
nereye gider, neye namzettir.. izah ve ilân etsin ve varlığın perde arkasını
ruhlara duyursun. Öyle ise O olmasaydı, kâinat da insan da manâsız olurdu...
Hz. Muhammed Aleyhisselâm, eşyaya ma'nâ kazandıran insandır. O bizim için
sevgililerden daha sevgilidir. Burada, -kendimi mü'minlerin en günahkârı
gördüğümü itirafla beraber- bir hissimi anlatmadan geçemeyeceğim. Bunu
anlatırken de niyetim şudur: Ben dahi Allah Resûlü'nü bu derece
sevebiliyorsam, kim bilir ehliyetli gönüllerde O ne derece sevgiyle
tütüyordur... İşte; anlatacağım kendime ait hâlet-i ruhiye de bu açıdan
değerlendirilmelidir. Yoksa, şahsıma ait bir mes'eleyi huzurunuza
getirmekten teeddüp ederim.
Cenâb-ı Hakk, o mübarek topraklara günahkar yüzümü sürmeyi nasip ettiği
zaman, bana Allah Resûlü'nün köyü öyle parlak öyle parlak geldi ve orada
bulunmaktan öyle rûhânî bir haz aldım ki, eğer o anda, farz-ı muhal cennetin
bütün kapılarından davet edilseydim, inanın hiçbirine gitmez, orada kalmayı
tercih ederdim.
Aslında cennet hepimizin arzusudur, oraya girmeyi istemeyen tek bir
Müslüman dahi düşünülemez. Her sabah ve akşam duâlarımızda, cehennemden
korumasını ve cennetine almasını Rabbimizden isteyip durmuyor muyuz? Bütün
bunları kabulle beraber diyorum ki; o anda, şayet nasip olacak olan o yüce
pâye verilmek üzere çağrılsaydım, ihtimal, Rabb'imden müsâde ister ve Allah
Resûlü'nün Ravza-i Tâhire'sinde kalma arzumu söylerdim. Sakın bununla o
pâyelere liyâkatım olduğunu söylediğim zannedilmesin; sadece Allah Resûlü'ne
olan muhabbet ve sevgimi dile getirmek istedim. Yoksa, bütün hayatım boyunca
Allah Resûlü'nün sahâbesinin en küçüğüne, boynu tasmalı bir köle olmak
şerefine erebilmek için yalvarıp duâ edenlerdenim. Ve, "Cenâb-ı Hakk,
yüzümüzü onların ayağının tozuna sürme düşüncesinden bizi bir lahza uzak
tutmasın!" (amin) duâsı çok defa vird-i zebânımız olmuştur.
Aynı hâleti, Beytullah'ta da hissetmiştim. Bu duygular belki de hepimizin
ortak duygularıdır. Kaldı ki, bu hislerle dopdolu yaşayan sadece ben ve
benim gibi birkaç kişi değildir. Allah Resûlü'nün nice kara sevdalıları
vardır ki, onlara benim anlattığım bu hâlet-i ruhiye çok kaba ve ham
gelecektir.
Söz bu noktaya gelmişken bir hatıramı daha arz edeyim: O günlerde
milletvekili olan Arif Hikmet Bey'le Hac'da beraberdik. O, daha önceleri
kendi kendine Medine'ye gidersem bir eşek gibi o mübarek topraklarda yatıp
yuvarlanacağım diye söz vermiş. Medine topraklarına ayağını basar basmaz,
sözünü yerine getiriyor ve o büyük ruh, kendini yere atıyor ve Medine
topraklarında yuvarlanıyor. Orada ve burada ne zaman bu tabloyu hatırlasam
gözlerim yaşlarla dolar.
Allah Resûlü bir peygamberdir. Fakat, kendinden önceki bütün nebîlerin
peygamberlik minaresinden geleceği müjdelenen bir peygamber. Allah, bütün
nebîlerden, işte bu müjdeledikleri Peygamber'e inanıp yardım edeceklerine
dair aldığı sözü, Kur'ân'da bize şöyle hikâye ediyor:
"Hatırla ki, Allah peygamberlerden şöyle bir söz almıştı: And olsun size
kitap ve hikmet verdim. Sonra da yanınızdakileri tasdik eden bir peygamber
geldiğinde ona mutlaka îman edecek ve ona mutlaka yardım edeceksiniz. Bunu
ikrar ettiniz ve bu ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?" buyurmuştu. 'İkrar
ettik' dediler. O halde şahit olun, Ben de sizinle beraber şahitlerdenim"
(Âl-i İmran, 81).
İşte, o peygamberler de, Rabb'lerine verdikleri bu söze sadık kalarak
yaşadı ve bütün icraatları ile o istikamette olmaya çalıştılar. Efendimiz,
Mi'rac'a çıktığında da, ruhen, O'nun arkasında namaz kıldılar. Evet, başta
Hz. İbrahim, Hz. Nuh, Hz. Musa, Hz. İsa olmak üzere bütün peygamberler
âdeta; O'nun müezzini olmak istiyorlardı. Hz. Mesih, İncil'de "Ben gidiyorum
ki zamanın efendisi gelsin" (Yuhanna,16/8) diyerek, O Yüce Nebî'yi
insanlığın nazarına veriyordu. Evet, O semâya çıktığı zaman göklerin
etekleri mücevherlerle dolmuş; yıldızlar, kaldırım taşları gibi ayaklarının
altına serilmiş ve güneş, Hz. Muhammed (sav) ufkuna ulaştığında O'nun tâcına
sorguç olma sevdasına düşmüştü. Bütün bunlar pervaneler gibi O'nun
peygamberliğinin etrafında pervaz ediyordu. Bunlardan ne çıkar;
"Şem'a-yı Nûr-i Ahmed'e Cibriller pervane döner;
Nûr cemâlli Muhammed'e melekler pervane döner..."
O'nun en zirve noktada temsil ettiği ve bunlarla da bize rehber olduğu
beşerî özellikleri de vardı. Meselâ O mükemmel bir aile reisiydi. Hayatının
belli bir döneminde tam dokuz hanımı nikah ve idaresi altında bulundurmuş
ama, aralarında hiçbir münakaşa ve münazaaya meydan vermemişti. Nübüvvet
iksirinin damla damla damladığı o evde, yetiştirdiği evlatları her biri
şayet birer asrın hissesine düşmüş olsalardı, o asırları aydınlatacak
müçtehitler ve mücedditler olurlardı. Bilmem ki O'nu bu yönüyle kaç kişi
tanımaya muvaffak olmuştur..?
Yine O, mükemmel bir erkân-ı harpti. Etrafında hâlelenen bir avuç
insanla, dünyaya ilân-ı harp etmiş nice nice dev sultanların tahtlarını
yerle bir etmiş ve nice hükümdarları, kapısının azat kabul etmez köleleri
haline getirmişti. Hem de harp ilim ve tekniğini zahirî planda hiç kimseden
öğrenmemiş olmasına rağmen.
Yine O, ilimlerin varıp kendisine dayandığı kilit insandı. Âdeta,
kıyamete kadar olacak hâdiseleri bir ekranda seyrediyor gibi, gaybî bir
levhadan okuyup bir bir söylüyordu . O'nun irtihal-i dâr-ı bekâ
buyurmasından bunca asır sonra, bugün teknik ve teknolojinin mükemmel
imkânları ile araştırmaları neticesinde varılan noktada, herkes Hz. Muhammed
(sav)'in on dört asır önce diktiği bayrağı görüyor.. ve Allah'ın (cc)
haklarında hidayet murad ettiği kimseler, kelime-i kudsîye-i tayyibeyi
söyleyerek Müslümanlık zincirinin nurlu birer halkası haline geliyorlar.
İşte binlerce hâdiseden birisi: Seyrettiğim bir video kasetinde Kanadalı,
kendi sahasında uzman bir çocuk doktoru olan Toronto Üniversitesi Tıp
Fakültesi Anatomi Profesörü Keith Moore, bugünkü teknik imkânlarla ancak
keşfedilebilen çocuğun anne karnındaki geçirdiği safahatı Kur'ân
âyetlerinden dinleyince diyerek O'na teslimiyetini ifade ediyor. Yine bir
Japon fizyoloji âlimi, kendi sahası ile ilgili Kur'ân âyetlerini görünce zor
telaffuz ettiği halde diyor ve İslâm'a girmede tereddüt göstermiyor. Evet,
görüldüğü gibi ilimlerin tıkandığı yerde Kur'ân menfezler açıyor ve
ilimlerin vardığı son nokta da Allah Resûlü'nün başlama noktasıyla
buluşuyor. Peki ama O'na bunları kim öğretmişti? O dersini "Alîm" ve "Habîr"
olan Allah (cc)'dan almıştı. O'nun rahle-i tedrisinin verâsında Muallim-i
Ezeli vardı. Onun içindir ki O'na ait marifet, zamanın geçmesiyle eskimedi,
aksine her geçen gün daha da tazelendi.. ve dünya durduğu müddetçe de
tazelenmeye devam edecektir.
Yine O, hiçbir beşere nasip olmayacak ölçüde arkadaşları tarafından
sevilen bir insandı. Meselâ "Mâ-u Rec'i" gazvesi sonunda, Hubeyb b. Adiyy (ra),
gözü dönmüş, kin ve intikâmla köpürüp duran azılı kafirler tarafından idam
sehpasına çıkarıldığında, şu soruya muhatap olmuştu: "Şu anda senin yerine
Muhammed'in idam edilmesini arzu eder miydin?" Cevap kesindi, netti,
tavizsizdi:
"Hayır, vallahi, benim kurtuluşum pahasına dahi, O'nun ayaklarına bir
dikenin batmasına razı olamam." Ve Hubeyb, idam sehpasında verdiği bu
cesaret örneğinden sonra ellerini açar: "Ya Rabbi, buraya gelirken Senin
Habibin'e veda edemeden geldim, benim selâmımı O'na ulaştır" der. Tam o
esnada Allah Resûlü ashabıyla oturmuş konuşurken, birdenbire doğrulur ve:
"Selâm sana ey Hubeyb" der. Yanındakiler ne olduğunu sorunca da gözyaşları
içinde: "Müşrikler Hubeyb'i şehid ettiler. Son anında bana selâm gönderdi ve
ben de selâmını aldım" buyururlar.
Aradan asırlar geçmesine rağmen, hâlâ inanan her insanın gönlüne inşirah
salan ayrı bir tablo daha: Hz. Sümeyra, Uhud'da Allah Resûlü'nün şehit
edildiğini duyunca, soluğu Uhud dağının eteklerinde alır... Orada kendisine
şehit olmuş "baban", "kocan", "çocukların" denilip na'şları gösterildiğinde,
O bunlarla hiç ilgilenmez ve mütemadiyen her yerde Allah Resûlü'nü arayarak
şöyle mırıldanır: "Resûlullah'a ne oldu?" Bir ara "işte Resûlullah şurada"
denince, kendini O'nun önünde yere atar ve "artık Sen (hayatta) olduktan
sonra bütün musibetler hafif gelir ya Resûlallah" der. İşte Allah Resûlü
kalp ve gönüllerde böyle yer etmişti.
Bir başka misâl: Ufuk İnsan, semâlar ötesinden davetiye almış ve 23 sene,
kader birliği yaptığı dostlarından artık ayrılacaktı. Bunun için de son
günlerinde ashabının yanına biraz mahzûn ve mükedder olarak çıkıyordu. O'nun
bu hüzünlü hali, sahâbeye oldukça dokunuyor olacak ki, Allah Resûlü hâne-i
saadetine girince her sînede âdeta hazan esintileri duyulmaya başlıyordu.
Muaz b. Cebel, Allah Resûlü tarafından vazifelendirilip Yemen'e
gönderilmişti.. gidip geliyor; giderken Efendimiz'in mesajlarını götürüyor
ve gelirken de, çözüme arz edilmek üzere mes'eleler ve problemler
getiriyordu. Son sefere çıkacağı zaman Allah Resûlü'nün yanına geldi.
Duâsını alıp ayrılacaktı. İki Cihan Serveri: "Git ya Muaz; fakat dönüşünde
ihtimal ancak benim mescidimi ve kabrimi ziyaret edebileceksin" dedi. Muaz
beyninden vurulmuşa dönmüş, kolu kanadı kırılmış, gözleri yaşlarla dolmuş ve
âdeta orada yığılıp kalmıştı. Değil Yemen'e gitmek, yerinden kalkmaya dahi
mecali kalmamıştı.
Yine O, içtimaî hayata ait bütün problemleri tereyağından kıl çekme
rahatlığı içinde halleden bir insandı. O'ndan asır sonra gelen Bernard Shaw,
şu sözleri ile bu gerçeği kabul eden yüzlerce karşı cephedekilerden sadece
bir tanesi: "Problemlerin üst üste yığıldığı asrımızda bütün müşkilleri bir
kahve içme rahatlığı içinde çözen Hz. Muhammed'e (sav) beşer ne kadar
muhtaçtır!" Fazilet odur ki O'nu düşman da itiraf eder.
Evet, beşer O'na döndüğü zaman, huzur ve itmi'nâna kavuşacak, gidip
aydınlık ufuklara ulaşacak; derbederlikten, eyyâmın elinde oyuncak olmaktan,
dünya ve ukbâ sefaletinden kurtulacak ve insanlık semâsına yükselecektir.
Aslında, bütün hasım güçlerin engellemelerine rağmen, bu ikinci dirilişin
esintileri başladı bile. İşte Kur'ân "Onlar ağızlarıyla Allah'ın nurunu
söndürmek istiyorlar. Oysaki Allah nurunu tamamlamaktadır; kafirler
hoşlanmasalar da. O ki, elçisini hidayet ve hak din ile diğer bütün dinlere
üstün kılmak için gönderdi; müşrikler hoş karşılamasalar da" (Sâff, 61/8-9).
Evet, Allah dinini izhar edecek, muhtaç sîne ve gönüller, O'na koşacak,
O'nda huzura, itmi'nâna, emniyete kavuşacak ve daha dünyada iken cennetlere
girmiş gibi olacaklardır. Avrupa'nın kâfir ve zâlimleri, Asya'nın insanlığı
istismar eden münafıkları ve içimizdeki gafiller istemeseler bile, sikkeyi
basan, tuğrayı elinde tutan ve peygamberlerce Sultanü'l-Enbiya olarak kabul
edilen; O, günde beş defa nam-ı celîlini dünyaya ilân ettiğimiz Sultanlar
Sultanı bir gün mutlaka bütün kalplere girecek ve herkesin sevgilisi,
mahbubu, mergûbu olacaktır!
O, aynı zamanda bir huzur insanıydı. Bizler kat'iyyen biliyor ve
inanıyoruz ki, O'nun getirdiği mesaj aynı zamanda bir huzur kaynağıdır.. ve
tarih buna en büyük şahittir. İşte insanlığa yeniden bu huzuru
tattırabilmenin yegane çaresi, insanımıza O'nu ve O'nun getirdiği nûru
tanıtabilmektir. Zira O, tanındığı nispette sevilecek ve o sevgi sayesinde
cemiyetin çehresi değişecektir.
Eskilerin "Dibâce" daha sonrakilerin "Mukaddime" ve yenilerin "Önsöz"
dediği bir çerçeve içinde kısaca, Cenâb-ı Hakk'ın ihsan ve keremine istinâd
ederek, çeşitli yönleriyle anlatmayı plânladığım İki Cihan Serveri ve
Kâinatın İftihar Tablosu hakkında; fihristvari bir şeyler arz etmeye
çalıştım.
Aslında O'ndan bahseden her söz güzeldir; güzel olmayan, ifade ve üsluba
verilmelidir; ifade ve üslupta bir kusur varsa o da tamamen bana aittir.
Kâinatın Efendisi'ne ait olanlar ise sadece ve sadece güzelliklerdir. |